UZM. KLİNİK. PSK. MİNE AKTAŞ    

                        YENİ YILDAN YENİ BİR YAŞAM MI BEKLİYORUZ?

Kocaman bir yıl daha geride kaldı. Adeti bozmayalım ve yeni yılla ilgili yazımızı yazalım. 2017 yılına girerken ne çok planlar yapmıştık. Bir sürü şeyi değiştirecek, yaşamımıza yenilikler katacaktık. Ne oldu peki? Acısıyla, tatlısıyla; hayallerimizle, hayal kırıklıklarımızla, gülüşlerimizle, ağlamalarımızla kocaman bir yıl daha geride kaldı. Geride kalan sadece takvim sayfalarından eksilen günler değil elbette.

Farkında mısınız? Yılda iki kere yaşamımızın muhasebesini ve planlamasını yaparız genellikle:

  1. Yeni yıla girerken.
  2. Doğum günlerimizde.

Kum saati misali her yeni yılda, her doğum günümüzde tekrar en baştan sıralarız hayallerimizi, umutlarımızı, çocuksu bekleyişlerimizi...  Hiç vazgeçmeden, hiç umutsuzluğa kapılmadan… Uygulama adına kendimize defalarca sözler verdiğimiz listeler hazırlarız. Ve her yıl, tamam geçtiğimiz süreçte yapamadım ama bu yıl kesin yapacağım diye düşünürüz. Şimdi bile 2018 yılı makus talihimi yeneceğim ve beklentilerimin gerçekleşeceği yıl olacak, diye düşünüyor olabiliriz. Merak etmeyin, yalnız değilsiniz! Sizin gibi düşünen milyonlarca insan var.

Hayatımızın rutin akışı içinde zaman zaman böylesi duraklara ihtiyacımız var aslında. Belki bir an için de olsa durup nefes almak, yaşantımıza farklı bir yön verebilmek, zamansızlık ya da başka nedenlerden dolayı sürekli ertelediklerimizi bir an önce hayata geçirebilmek adına. Belki de sıradanlaşan hayatımızı daha aktif ve coşkulu hale getirebilmek için… Ama neden her ne olursa olsun bu duraklar gerçekten de önemli ve gerekli… İşte şimdi o duraklardan birindeyiz. (Doğum günü 1 Ocak olanların ne yazık ki bir tane durağı oluyor. )

2017’ye bir bakalım. Olumlu ya da olumsuz yaşadıklarımız geride kaldı. Bu yılda yaşadığımız bazı şeylerin etkisi belki de bir ömür sürecek. Bu yıl evlenmiş olabiliriz. Bu yıl boşanmış da olabiliriz. Ya da çocuğumuz olmuş olabilir, bizim için önemli bir yakınımızı ebediyete uğurlamış da olabiliriz. Yeni bir aşk kapımızı çalmış da olabilir, uzun süredir hayatta ayrılmam dediğimiz sevgilimizden de ayrılmış olabiliriz. Ve daha sayamadığım ama bizi bir ömür boyu etkileyecek durumlar yaşamış olabiliriz.

Sanırım yaşadıklarımıza biraz yukarıdan bakmak ve onları büyük pencereden görmek gerek. Neden? Ders almak için. Geçmişteki kayıplarımızdan aldığımız dersleri kayıp olarak değil de gelecekteki kazançlarımızın temelini olarak diye düşünmek daha sağlıklı. Yoksa yaşamı boşa yaşıyormuşuz gibi gelir bize.

Kendimiz şapkamızı önümüze almazsak yaşam bize al ve düşün diyebiliyor. O halde biz şimdi alalım şapkamızı önümüze. Beklenmedik zamanda yakalanmamak adına.  Hadi geride bıraktığımız yıl içerisinde yaşadıklarımızı değerlendirelim. Bu değerlendirmeyi başkalarıyla paylaşmanıza gerek yok. En güzel tarafı da bu belki. Siz bileceksiniz ve kimsenin gözünde olumsuz etki bırakmayacaksınız. Gelişmek için değişmek şart. Değişim olmadan gelişim olmuyor ne yazık ki. Ve önemli olan eksikliklerimizin olması değil,  eksikliklerimizin farkında olmamız. Farkındalık çok önemli. Sonrasında da eksikliklerimizi tamamlamaya çalışma çabamız.

            Peki, kaç kişi bunu yapabiliyor? Ya da yapmak için çaba sarf ediyor? Hepimiz yaşamdan bir şeyler bekliyoruz. Yaşamda en iyisini hak ettiğimizi düşünüyoruz. Ancak hiç soruyor muyuz kendimize, peki ben yaşama ne veriyorum diye? Bir büfeye gittiğinizde bile alacağınız bir tane sakız için bedel öderken, manevi değerlerin neden bedelini ödemeden hazır bir şekilde bize gelmesini bekliyoruz?

Farkındalık demişken biraz bu konuyu derinleştirelim: “Bir fabrika sahibi, fabrikada çok değer verdiği kol saatini kaybeder. Yoğun arama çalışmaları sonuç vermeyince, ödül vereceğini duyurur. Bunu duyarak fabrikaya gelen küçük bir çocuk, patrona saatini bulabileceğini söyler. Patron ise yoğun koşturmacasının arasında, çocuğun ortalıkta dolaşmasını istemez. Üretimin yapılmadığı ve herkesin gittiği bir gün gelmesini tembihler. Çocuk patronun sözüne uyar ve dediği gün yeniden fabrikaya gelir. Fabrika sessizdir, çalışanlar evlerine gitmiştir. Saatin kaybolduğu kata girer. Etrafı kolaçan eder ve on dakika sonra elinde saatle patronun yanına koşar. Kaç gündür, onca adamla saati arayan ve bulamayan patron şaşkındır. Çocuğa bunu nasıl başardığını sorar. Çocuğun cevabı ise manidardır. Sadece saatin tik tak’larını dinlemiştir.”

Kıssadan hisse hesabı, hayatımızı düşünelim mi şimdi? Farkındalık, tüm duyularınız açık olarak yaşadığımız anın içinde olmak olarak açıklanabilir bence. Hepimiz günlük hayatın gürültüsüne kendimizi o denli kaptırıyoruz ki, etrafımızda olan tik takları duymuyoruz. Tıpkı kendi iç sesimizin ve hatta öz değerlerimizin tik taklarını duymadığımız gibi…

Gün içinde yaptığımız işleri düşünün; işte yaptıklarımızı, evde yaptıklarımızı… Bunların o kadar büyük bir kısmı farkında olmadan oto pilota bağlı olarak yapılan işler ki. Hangimiz ütü yaparken, araba kullanırken ya da merdiven çıkarken yaptığımız eylemi düşünerek ve farkında bir şekilde yapıyoruz. Hemen hemen hiçbirimiz. Farkındalık sizi bu oto pilot eylemlerden uzaklaştıran ve o ana odaklanmanızı öneren bir düşünce sistemi. Yaşadığımız andan ziyade geçmişe ya da gelecekte olmasını istediğimiz şeylere odaklanıyoruz. Farkındalığın bizlere önerdiği, aklınızın nelere takılıp gittiğini farkına varmak ve kendinizi, konsantrenizi bu ana odaklamak. O zaman yaşadığımız anın içinde oluruz.

Çoğumuz gece yatağa yattığımızda o gün olan ya da geçmişte olan şeylerle mücadele ediyoruz. Hiç aklımıza gelmeyecek şeyler geliveriyor. Uykuya dalana kadar beynimiz inanılmaz bir hızla ve tamamen geçmişle ya da gelecekle meşgul oluyor (Özellikle de geçmişle).  Bu düşüncelerin bir kısmı bizleri strese sokuyor, canımızı sıkıyor, geçmişte yaşadığımız olumsuzlukları düşününce tekrar üzüntü yaşatıyor. Böyle zamanlarda ana odaklanmak ve düşüncelerimizi odaklayabilmek bizlere daha geniş, objektif ve gerçekçi bir bakış açısı sağlar. İşte farkındalık bizlere bunu sağlıyor.

En basiti kahve çay içerken içtiğimiz çaya ya da kahveye odaklanabiliriz. Geçenlerde bir mekanda otururken şöyle bir etrafıma baktım. Bir sürü insan tek başına gelmiş, kahve, tatlı almış vakit geçiriyor… Ama hepsi telefonda, internette, facebook’ta... Bir yandan kahvelerini içiyorlar, bir yandan da akıllı telefonun ekranından gözlerini ayırmıyorlar. Bir tanesinin bile içtiği kahveyi ya da yediği tatlıyı farkında olarak tükettiğinden şüpheliyim. Severim ben tek başına yapılan kahve keyiflerini. Eğer tek başınıza bir kahve keyfi yapacaksanız, size tavsiyem en azından 5 dakika boyunca kahvenize odaklanmanız. Yoksa ne içtiğinizi anlarsınız, ne yediğinizi.

Nasıl mı yapacaksınız?  Kahveyi elinizde tutun. Parmaklarınızda hissettiğiniz sıcaklığı fark edin. Kokusunu içine çekin, ilk yudumu alırken yine yavaşlayın ve ağzınızda bıraktığı tada odaklanın. Bu tadın nesini seviyorsunuz? Acılığını, şekerli olmasını, telvesini, kokusundaki huzuru. Yutarken boğazınızdan geçişini fark edin, boğazınızda bıraktığı sıcak hisse odaklanın. Nasıl tükettiğinizi farkında bile olmadığınız kahveyi içerken yavaşlayın, hani video görüntülerini yavaşlatma modu vardı ya onun gibi düşünün. Ve attığınız her adımı farkına varın. İnanın içtiğiniz kahvenin tadı bile değişecektir. Bunları neden söyledim. İşte yaşam da farkında olmadan geçip gidiyor yanımızdan, sağımızdan, solumuzdan… Gayret etmek, farkına varmak ve değişmek için yepyeni bir fırsat daha kapımızda. Sevgimizle onurlandırdığımız, etrafımıza aşkla baktığımız her gün; bu sesleri duyacağımız anlar bizi kucaklayacak.

Yeni yıllar, yeni umutları da beraberinde getirsin istiyoruz.  Ancak farkında olmadan ya da bazen farkına vararak, yaşamımızda yenilikleri istediğimiz halde geçmişe takılıp kalabiliyoruz. Ne için? Kim için? Yalnızca kendi hırsımıza yenik düştüğümüz için mi? Hazmedemediğimiz, hak etmediğimizi düşündüğümüz olaylar olduğu için mi? Geri adım atmamak için mi? Geri adım atınca ya da özeleştiride bulunduğumuzda bu bir zayıflıkmış gibi algılanıyorsa takılı kalır, aşamayız. Sınırlarımızın da farkına varıp kabullenmemiz gerekiyor. Biz süper kahramanlar değiliz. Her şeyi mükemmel yapamayabiliriz. Herkes bizi sevmeyebilir de (ki herkes sizi seviyorsa orda da bir sorun var demektir aslında… Bu sonrasında ayrıntılı işlenecek bir konu olsun…) Önemli olan insanın öz eleştiri yapacak gücü ve cesaretinin olması. Dedim ya sonuçları kimseyle paylaşmayabilirsiniz. Siz bilin yeterli.

               Hayata hiç isyan etmeyin! Öncelikle şunu kabul edin, hayat adil değil. Hiçbirimiz, hiçbir canlı eşit yaratılmadı. Başımıza gelenler de eşit değil. Önce hayatın adil olmadığını kabul etmelisiniz.

               "Guguk Kuşu" filmini hatırlarsınız. Film bir akıl hastanesinde geçiyordu. Jack Nicholson, akıl hastanesinde hastaların hayatlarını renklendirmeye çalışan, onların mutlu olmasını için çeşitli eylemler yapan, kendilerine dönmelerine çabalayan sıra dışı McMurphy rolündeydi. Sıradanlığa, rutine, statükoya karşı koyan McMurphy Hastalardan birisi de hiç konuşmayan Kızılderili şef. Film boyunca McMurphy şefi konuşturmaya, onunla iletişim kurmaya çalıştı.
Filmin bir sahnesinde McMurphy hastalarla banyodaki ağır bir mermer çeşmeyi yerinden kımıldatmak için iddiaya girmişti. Bahis oynamışlardı. McMurphy bütün gücü ile bir iki kez mermeri yerinden oynatmak için hamle yapmış fakat başaramamıştı. Hiç bozuntuya vermeden silkinip, "En azından ben denedim" demişti.
" Ben denedim... "

               Hüzünlü biten filmde fark yaratmanın statükoya, renklerin griye yenildiğini görmüştük. McMurphy yaşayan ölü haline getirilmişti. Ancak son bölümde bir kişi hayatında fark yaratmıştı. McMurphy'nin istediğini yapmıştı. Şef, mermer bloğu yerinden söküp pencereye fırlatmış ve özgürlüğe doğru yola çıkmıştı. Denemiş ve başarmıştı...
               Siz gerçekten denediniz mi?

               Yoksa pencereden hayatı mı seyrediyorsunuz? Hayata Windows XP'den, plazma TV’den, akıllı telefonun ekranından mı bakıyorsunuz? Oysa hayat hepimizin avuçlarının içinde, kiminin nasır tutmuş parmaklarında. Kiminin boyalanmış ellerinde, kiminin gömleğinde ki ter kokusunda ama hayat her zaman avuçlarımızın içinde. Nasıl istersek, neye karar verirsek hayat orada var.

               Bir şeyler denerken başarısız olabilirsiniz. En azından denerken, başarısız olmuş olursunuz. Bu hiç denememekten, "Deneseydim ne olurdu?" kaygısından, içinizdeki eziklik, pişmanlık duygusundan binlerce kat daha iyi bir duygudur.
Deneyen, sorgulayan bir insan artık çekingen, içe dönük, başarısız olma korkusu ile kavuğuna çekilmiş, içi kurumuş ceviz benzeri ruhlardan olmayacaktır. Onlar artık özgürdür. McMurphy'nin mücadeleci ruhuna sahip olabiliriz. Bu filmi izlemediyseniz, mutlaka izleyin. Filmdeki rollerden hangisini hayatınızda oynuyorsunuz düşünün. Beğenmiyorsanız rolünüzü değiştirin.

               Güneş, her sabah yeniden doğuyor. Gün, her şafakta nice umutlara gebe şekilde ağarıyor ve siz, eğer isterseniz hayatı bir ucundan yakalama şansına sahipsiniz. Yeter ki gülümseyin. Yeter ki bu gün benim günüm diyerek kalkın yatağınızdan.

*  Eğer bu sabah hastalıklı değil de sağlıklı uyanmış iseniz, bir hafta sonrasını göremeyecek olan bir milyon insandan daha şanslısınız.

* Bir savaş tehlikesi ile işkence görmek ihtimali ile sağ kalma korkusu ile karşı karşıya değilseniz, 500 milyon insandan daha iyisiniz.

* Buzdolabınızda yiyeceğiniz, üzerinizde elbiseniz, basınızı sokup uyuyabileceğiniz bir eviniz varsa, dünyadaki insanların çoğundan daha zenginsiniz.

* Bankada ve cüzdanınızda para varsa dünyanın en imtiyazlı yüzde 8'i arasındasınız.

* Anneniz, babanız sağ ise siz bu dünyada nadir kişilerden birisiniz.

* Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalışın.

* Kimse sizi üzmemiş gibi sevin.

* Kimse sizi seyretmiyormuş gibi dans edin.

* Kimse sizi dinlemiyormuş gibi şarkı söyleyin.

            Umutlarınızı ve yaşamınızı yeni bir yılın dönümüne saklamayın. Her gün yeni bir yılın başlangıcıdır aslında. Her gün içinde bizim bilmediğimiz bir çok sürpriz yaşar. Öncelikle ‘keşke’leri atın bir kenara. Ne kazandırdı ki şimdiye kadar ahlanmak vahlanmak size. Hiçbir şey. Sizi yıprattı, sizi ve sevdiklerinizi üzdü. Umudunuzu elinizden almaya çalıştı sinsice. Hata yapmaktan bu yılda korkmayın. İnsan hata yaparak hatasızlığı öğreniyor daha doğrusu az hata yapmayı öğreniyor. Kendinize hata yapma şansı da verin.

               Bu dünyadaki varlığınızın, dostlarınızın var olmasına bağlı olduğunu, bazen bir çiçek ya da küçük bir tatlı sözle bile kırık bir kalp tamirinin mümkün olduğunu, özür dilemenin, teşekkür etmenin ve şükretmenin "erdem" olduğunu asla unutmayınız. Ve Her sabah uyandığınızda "Bugün yine çok güzelsin hayat. Her şeye rağmen..." demeyi ihmal etmeyiniz.

            Unutmayınız! 2018 yılı size hiçbir şey getirmeyecek. 2018 yılında siz ne isterseniz onu yaşatacak, onu sunacak size. Yıllara anlam yüklemektense kendi içimizde var olan güçlere yönelmemiz daha iyi olmaz mı? Yeni umutlara, yeni heyecanlara, yepyeni güzelliklere merhaba demek için; daha çok sevmek ve sevilmek, daha çok umutlanmak için işte bir fırsat. Kendinize, yaşama ve sevdiklerinize bol bol vakit ayıracağınız bir yıl diliyorum…

Mutlu ve sağlıklı bir yeni yıl dileğiyle…

 

 


Köşe Yazıları
 
Telif Hakkı © Haber Medya Grubu
RSS Samsun haber İletişim