PROF. DR. METİN EKER    

SİNEMASALLAMAKTiraj’in Trajikomik Halleri

Kültürel dönüşümler ve dinamiklerin mevcudiyeti kadar hayatiyetinin de büyük oranda görselleştirildiği bir çağda yaşıyoruz. Kültürü kendi ideolojisi ve tasavvurlarını meşrulaştırma alanı olarak gören  bir postmodern dünya, aynı zamanda, meşhurlaştırmanın da motivasyonlarını önemseyen tacir kimliği ile sanatı taşeron kılma gayretindedir. Kültürel ekonomiler kendi yarattığı kültürel yeni potansiyellerden beslenmekte, kültürel metinleri ya da sanat eserlerini “değer”i ile “eder”i arasında sıkıştırmakta ve yeni stil yaratımlarını kutsamaktadır. Diğer bir deyişle kültür “fetih” ile “işgal” arasındaki ayrımın küresel anlam kargaşasını insanileştirmek için yeni bir sosyoloji yaratmaktadır. 

Yeni dünya sosyolojisinin masallar üretmedeki deneyimini tesirli hale getiren kültürel ve sanatsal vasıtaları söz konusudur. Bu bağlamda 20.yüzyılın kanıksanmış anatomisiyle sinema her zaman ön planda olmuştur/olmaya devam etmektedir. Ancak kültürün en tesirli öğelerinden biri olan  sinemayı konuştuğumuz bugünlerde çok daha dikkatli olmak durumundayız.

“Mağara alegorisinden beyazperdeye kadar görselliğin tüm etkileşim süreçleri hakkında malumat sahibiyiz. Görselleştirmenin tarihi, sinemanın tarihinden daha uzun olabilir. Ama büyülü yüzeylerden büyülü fenerlere, sihirli renklerden sihirli kutulara kadar film, kendi karanlık mekanı içinde hep aydınlık bir evren kurgulamıştır/kurgulayacaktır. Görüntünün görselliğe terfi etmesini mümkün kılan ve kurguyu yanılsama yerine gerçeğe monte eden gücü ile sinema, algı, yorum ve paylaşımın yoğun konsantrasyonunu bir ilişkiler ağına dönüştürmektedir. Sinemanın gücü ile orantılı tesiri ayni zamanda eğitici olmaktadır (M.Eker-4.Malatya Film Festivali açılış Konuşması-2013)".

Yukarıda çerçevelenen ideal bir sinema kapsamı gerçekten mümkün müdür? Yoksa daha şaibeli ve şüpheli bakmamızı zorlayacak nitelikte sicili bozuk bir görsel bombardımana mı maruzuz? Bu temasları güçlü kılacak elimizde ne tür deliller mevcuttur? Sinema izlemenin ironik ve sloganlaşmış detayında olduğu gibi “maksimum” ya da tirajın hezimete dönüşmüş haliyle “minimum” kıstaslar  nelerdir?

İlk olarak kabaca bir anatomi sunmaya çalışmakta yarar görüyorum. Sinema algımızı ve sinemasal iştiraklerimizi üç sınıfa bölelim:

  1. Amerikan Sineması ve simgesel ifadesiyle “Hollywood”,
  2. Amerikan sineması dışında kalan Hint-Avrupa ve diğer kırıntılar,
  3. Türk sineması ve simgesel ifadesiyle “Yeşilçam”.

Amerikan sinemasının genel amacı tirajdır. Kitle kültürü tacirliğinin  Hollywood bürosu, sektörel hüviyetine ilave ettiği kültürel (de)formasyon ile niyeti besbelli gayreti niyetiyle hallice küresel bir kapsam ile ticaret yapmaktadır. Ve bunu büyük oranda sistematik işbirlikleriyle gerçekleştirmektedir. Nasıl mı? Yıllar önce Amerika Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) yetkilileri “küresel ısınma” ile ilgili endişelerini önce vizyona soktular, ardından “The Day After Tomorrow (Yarından Sonra)” filmini vizyona soktular. Bu işbirliği ile dünyaya söz konusu filmi ilgi ile izlettiler. Benzer örnek Maya takvimi ile ilişkilendirilen “2012” için de verilebilir. Çoğaltmaya da gerek yok zaten. Herkesin müşahade ettiği ama mücahede edemediği bir olgu, sinemanın masallarıyla hemhal olmak.

Netice itibariyle Amerikan sinemasının maksimum hedefleri 2-3 Milyar dolarlık hasılatlar, minimum hedefleri ise bu tirajı tutturamamak. Son yılların ilk 20 Amerikan yapımı filmlere baktığımızda neredeyse hapsinin “bilim kurgu ve bilgisayar destekli” olduğunu görüyoruz. Bazıları bir milyon dolar bütçeli olurken bazıları çok daha miktarda milyon dolarlarla somutlaşmakta. “Fantazya yaratımının sınırları yaratıcılığın sınırlarıyla koşuttur” koşullaması ile milyonlara hitap eden marjinal projeleri normal algı sınırlarına pompalamaktadırlar. Bir başka ifadeyle benzerleriyle yekvücut karakterizasyon, sadece zaman farkından müteşekkil “farklılık” algısıyla zihinlerimizi “işgal” etmektedir. Hedef her zamanki gibi dünya gezegeninin kitlesidir.

Türk sinemasına baktığımızda ise farklı bir tablo ile karşılaşmaktayız. Türk sinemasında tiraj daha çok trajikomik hallerde. Trajedi ile komedinin izdivacından genellikle komedi dünyaya gelmekte. Amerika örneğinde olduğu gibi yerli yapımların tirajı genellikle birkaç milyon doları aşmayacak sabitliklerde geziniyor. Seyirci sayısı 4 milyonu geçmiş ise müthiş bir “gişe” memnuniyeti ve teferruat avuntusu. Türk sinemasında son yıllarda en çok izlenen filmler sıralamasında “komedi” trajik biçimde önde gitmektedir. Dikkat ederseniz bir, iki, üç, dört ve beşincisi çekilen filmlerin sayısı azımsanmayacak miktardadır. Ha bir de ikicisi ile başlangıç yapan komedi filmimiz bile olmuştu. Ne kadar da kendisiyle barışık ancak niyetiyle karışık yapımlarımız var.

Mesela en son vizyona giren iki yerli yapıma odaklanarak “Ayla” ile “Aile Arasında” arasındaki çekişmenin galibini ilerde takip edelim. “Ayla”, “Kabadayı” ve “Babam ve Oğlum” filmlerindeki tematik başarıyı, seyirci sayısı olarak bu filmleri zorlayan veya geçen komedi filmlerinde göremiyoruz. Komedi filmlerimiz “tematik” kurgu başarısını maalesef gösteremiyorlar. Bunun tek amacı “güldürmek” olan bir vizyondan kaynak aldığını hatırlayarak, düşündürmeyi unutturmasında hissedebiliriz. Gözlemlenen problem ise, “montaj”, “eklenti” veya “bağlantısızlık” ile bezenmiş bir komedi örüntüsüdür diyebiliriz. Komedilerimizde “espri” yoktur. Espri, ruh ile ilgili demektir. Ruh’a hitap eden, ruhu okşayan, iç dünyamıza ulaşan  tesiri ifade eder. Spiritüel (ruhsal), ispirto (uçucu sıvı) aynı kökten gelir. Nedense biz, bir düşünce, fikir ve ruhsal teması anlamlandıran espri sözcüğünü “gülünç” diyerek komikliğe tahvil edip duruyoruz. Anlık doyumlar ve reaksiyonların birkaç kahkaha ile sonlandığı komedi filmlerinin algısal süreci, Batı’nın aksine bizde oldukça genelleşmiş bir sektöre ve indirgenmiş oyuncu kalitesine teslim edilmiş tekrar projelerinin işgaliyle sürmektedir.

Arada kalan Hint-Avrupa sektörel sinemasında faktörel nitelikleri besleyecek donanım devreye sokulmuş değildir. Hollywood karşısında asimetrik kıvrımlarıyla Hint Bollywood sineması; kısmen sosyal ve psikopatik kapsamlarıyla Alman sineması; Romantik ve irdeleyici rahatsızlığıyla Fransız sineması; Ameraikan yapımlarına benzemek isteyen tematizmi ile İngiliz sineması; ve diğerleri kendi çöplüğünü kaptırmama savaşındalar.

Sinema, sinemasal karakterinden hem ödün vererek hem de ödünç gelecekçiliği kullanarak masallar yaratmaya devam etmektedir. Ülkemizin sinemasallamak üzere projelendirdiği/projelendireceği başlıkların ve içeriklerin değişmeyeceği/değişemeyeceği gerçeğini “gerçekçi” görmek durumundayız. Açıkça söylemek gerekirse benim gibi her pazar sabahı bozmadığım kırk yıllık gelenek olan “kovboy” filmi izleme ısrarıma direnemeyen aile fertlerim şunu gayet iyi biliyorlar: Alışıların huy olarak kritikleştiği bir sadakat, anlamını dönüştürdüğü yeni potansiyelleri ile bizden daha fazla çocuklarımızı hedef alan  gelecek elli yıllar için iki meşguliyet sunuyor: “Yabancılar bizi avuturken yerliler bunu komedi zannettiriyor”.

Yani, ironi ile karışık ütopyalar meşguliyetine dahil olduğumuz tirajın trajikomik manipülasyonlarına ait deformasyonu ciddiye almıyoruz…

Yukarıdaki son cümle lütfen sizi fazla yormasın…

 


Köşe Yazıları
 
Telif Hakkı © Haber Medya Grubu
RSS Samsun haber İletişim