KÜBRA ŞENOCAK    

İki aile arasında ‘toprak’ hikâyesini anlatan klasik konusuyla diğer öykülerden çokta ayrışmayan ama dil olarak daha keskin ifadelerin bulunduğu bir tarzı vardı.

Okurken acı duyduğum ve onun adına üzüldüğüm “Halime” adında bir hala karakteri vardı. Asıl anlatmak istediğim konu, hayali bir karakterin insanın içini yakan sözleri.

Rıfat Karalar’ın ablası!
- Ne o abla sesin soluğun çıkmıyor hayırdır bu sessizlik?
- Ne diyeyim Rıfat ben anlamam bu işlerden… Bilirsin babam hiçbir işine karıştırmazdı beni… Sen evin sultanısın derdi; annen birinci sultan sen ikinci… Derdi de; ben sultanlığı yanlış anlamışım… Bir şey zannetmişim… Ömrüm bir ağaç dikmeyi bilmeden geldi geçti…
Cahil geldim cahil gidiyorum bu hayattan…

Evet, “cahil geldim cahil gidiyorum” sözü gerçekten can yakan kötü bir hayıflanma… Hani sultan hayatın sırrını istemişte vezirden kırk katır yüklü kitap gelince;
- Bunlar çok, kısalt da getir deyivermiş ya…
Aradan geçmiş aylar yıllar… Kışlar yaza, yazlar güze dönüvermiş…


Bir katır yüklü; kitaba indirmiş kırk katır yükü Vezir…
Zadem yine sakalını ovuşturarak bakmış yüklere…

- Çokkkk bu, ben bunu okuyamam!
Deyivermiş…
Ben nasıl okuyayım bunları; be ahmak vezir, daha da kısalt…

Yine akmış günler aylar yıllar su gibi; indirmiş vezir bir katır yüklü kitabı bir kitaba…
Çıkmış sultanın huzuruna elinde sedef kaplamalı kalın ciltli bir kitapla; Sultan hasta, ölüm döşeğinde ha verdi ruhunu verecek…
Bakmış kitaba biraz kederli; demiş vezire…

- Ömrüm bitmekte, can da kalmadı nefes; bir tutam bilgiye açken... Şimdi söyle bana hayatın sırrı ne? Tiz söyle…
Sahi hayatın sırrı ne?
Ve en son ne zaman dergi, kitap okudunuz?
Yoksa hayatın sırrı!!!

Ve unutmadan hatta unutturmadan ilk başöğretmen Mustafa Kemal ATATÜRK’ü rahmetle anıyor mirasının bekçileri olan kıymetli öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Gününü kutluyorum.

 


Köşe Yazıları
 
Telif Hakkı © Haber Medya Grubu
RSS Samsun haber İletişim